Bugünlerde nereye baksak aynı söylemler: “Yapay zekâ destekli”, “Yapay zekâ kullanıldı”, “Yapay zekâ sonuçlarına göre karar alındı”…
Yapay zekâ bir şey söylüyor, biz de “Vay be, tanrı konuştu” moduna giriyoruz. Oysa o, elindeki veriye bakıp “şu kelimeden sonra bu kelime gelirse kulağa doğru gelir” diyen çok hızlı bir hesap makinesi. Biraz kibirli, biraz da uydurmaya meyilli.
Özellikle devlet kurumlarında liyakatin bir hayli geri planda kaldığı şu dönemlerde, bir bilgisayar yazılımının mevcut personelden çok daha kararlı ve bilmiş cevaplar verdiğini gören idareci ve karar vericiler, artık onu en önemli personel gibi görüp aşk düzeyinde bağlılık yaşıyorlar. Kararlarına sorgulamayı bırakın, hayranlıkla bakıyorlar.
Sanki o “Enter” tuşuna basıldığında yapay zekâ, saniyede milyonlarca ansiklopediyi yutuyor ve bize evrenin mutlak doğrusunu altın tepside sunuyor.
Oysa arka planda çalışan algoritma, bir yazılım geliştirme projesinden farksız: veri setleri, bias’lar, ağırlıklar, eğitim süreçleri… Bunları anlamak ve yönetmek, sıradan bir “prompt mühendisliğinden” çok daha fazlasını gerektiriyor. Yani komutu vermek çocuk oyuncağı; ama o komutun neyi, nasıl hesapladığını anlamak uzmanlık işi. Tıpkı arabayı sürmenin kolay, motoru tasarlamanın ise başka bir iş olması gibi. Şu an çoğu kurum sadece direksiyona geçiyor; kaputun altını açıp ne olduğuna bile bakmıyor.
Ama gel gör ki biz, bu çiçeği burnunda teknolojiyi bir anda hayatımızın başköşesine, hem de en acımasız karar mercii olarak oturttuk. Kurumların yapay zekâ sevdası, insan hayatını, kaderini ve geleceğini henüz ehlileştirilmemiş bir algoritmanın insafına bırakıyor; bu da son zamanların en tehlikeli komedisine dönüşmek üzere.
Atama, aday belirleme, sonuç açıklama, suç tespit etme, cezalandırma… Resmî işlerde yapay zekâ kullanılıyor. Kişisel detaylar gözden kaçıyor. İnsan hikâyesi, veri noktasına dönüşüyor.
Düşünün; yıllarca dirsek çürütüp sınava giriyorsunuz, sonuç açıklanacak ya da yıllarca emek verdiğiniz mesleğinizde atama bekliyorsunuz. Mantık ne der? Bir insan evladı dosyaya baksın; kişisel detayları, aile bütünlüğünü ve o kâğıtta yazmayan insani mağduriyetleri göz önüne alsın. Ama hayır! Kararı “Sistem” veriyor. Yüce yapay zekâ, Excel tablosundaki soğuk verilere bakıp büyük bir hızla hükmü kesiyor: “Sen oraya git, bu şuraya gitsin.”
Ne alaka, niye böyle oldu? “Algoritma, optimal dağılımı böyle uygun gördü.” Çünkü onun için evlilik, emek veya mağduriyet, sadece optimize edilecek birer veri noktası. Duygusu yok, empati yeteneği yok; ama nedense resmî kurumlardaki imza yetkisi hepimizden fazla!
Peki itiraz hakkın? “Formu doldur, 6 ay sonra cevap gelir.” Yani yapay zekâ karar veriyor, insan bekliyor. Muhteşem denge.
İşin en trajikomik yanı da bu sistemleri yönettiğini sananların yersiz özgüveni. Sohbet penceresine “Bana şunun dilekçesini yaz” demekle işin bittiğini sanan herkes, bir gecede kendini Silikon Vadisi mühendisi ilan etti. Oysa o basit arayüzün arkasında dönen çarkları, veritabanı mimarisini, modelin nasıl eğitildiğini anlamak ve o algoritmayı yönlendirmek, en az sıfırdan yazılım geliştirmek kadar derin bir uzmanlık işi.
Bir de “Yapay zekâ binlerce yazıyı taradı” efsanesi var. Evet, tarıyor. Bilim kurgu filmlerindeki gibi değil ama. Daha çok, binlerce yazıyı tarayıp “buna benzer bir şeyler yazayım” diyen bir öğrenci gibi. Mucize değil; olasılık üretiyor.
Ekrana “Şu adayın suçlu olup olmadığını tespit et” yazmak, birazcık daha süsleyip daha egzantrik cümlelerle bir şeyler yazmak çok kolay. Peki ya modelin eğitim verisi önyargılıysa? Ya arka plandaki ufacık bir ağırlıklandırma hatası yüzünden masum bir vatandaşa ceza kesilirse? Mahkemede “Kusura bakmayın, dil modelimiz o gün güncelleniyordu, sizi yanlışlıkla suçlu bulmuş” deyip işin içinden sıyrılacak kadar vicdanı teslim mi ettik?
Bu gidişatın sonu belli: toplumsal infial.
Henüz stajyer seviyesinde olan, doğruluğu her an teyit edilmeye muhtaç bir teknolojiyi alıp hâkim, atama dairesi başkanı veya insan kaynakları müdürü yapmaya devam edersek, çok yakında sokaklarda “Algoritma Mağdurları Derneği” pankartlarıyla yürüyen insanları görmemiz işten bile değil.
“Ben o saatte evde çay demliyordum, yapay zekâ beni suç mahallinde konumlandırmış!” diye isyan edenlerin, “Benim tayinimi robot çıkardı” diye şikâyet edenlerin sesleri şimdiden kulaklarıma geliyor.
Günün sonunda yapay zekâ harika bir asistan, müthiş bir ilham kaynağı ve yorulmak bilmeyen bir amele. Ama o son kararı ona bırakıp aklımızı tatile çıkardığımızda, o hayran olduğumuz “insanüstü mucizevi teknoloji” bizi çok da uzak olmayan bir gelecekte, fıkra gibi ama hiç de komik olmayan koca bir kaosun ortasında bırakacak. Fişini çekebildiğimiz bir şeye tapınmayı bırakıp geçmişte yapılan algoritma hatalarını da düzeltip o mühürlü evrakların altına tekrar insan vicdanını ve aklını koymak gerekiyor.
Yapay zekâyı yardımcı yap. Danışman yap. Taslakçı yap. Ama nihai karar insanda kalsın. Şeffaf algoritma, itiraz hakkı, hesap verebilir kurum, denetim mekanizması… Bunlar olmadan “yapay zekâ karar verdi” demek, “fal baktırdım, kaderim bu” demek gibi. Kahve falı en azından şeffaf: telveyi görüyorsun.